Yakan Top Oyunu ve Toplum

Çocukken ilkokulda beden eğitimi dersi zamanı veya tenefüslerde arkadaşlarımızla yakan top oyunu oynardık. Belki hatırlarsınız oyunu. Oyuncular iki gruba ayrılırdı. Hangi grubun vurucu, hang grubun ortada yer alacağı yazı tura ile belirlenirdi. Vurucu grup sahanın iki ucunda dururdu, diğer grubun elemanları ise bu sahanın ortasında, vurucuların arasına dururdu. Vurucu oyuncular ellerindeki top ile ortaya geçen, toptan sağa sola kaçarak, atlayarak, zıplayarak eğilerek kaçmaya çalışanları vurmaya çalışırlardı. Ortadaki grubun tek şansı üstüne hızla fırlatılan topu, top yere değmeden havada kapmayı başarması idi. Bu durumda topu yakalayan bir tane fazladan vurulma hakkı kazanırdı. Oyun ortada kalan son kişinin de 12 atıştan azı ile vurulması halinde vurucu grup lehine biterdi. Son kalan oyuncu 12 atıştan da canı bitmeden kurtulursa oyunu vurulan grup kazanırdı.

Geçenlerde bu oyunu oynayan çocukları görünce oyun aklıma geldi ve aslında gerçek hayatımızda da bir benzerini yaşadığımızı fark ettim. Bir şekilde hayata yazı tura atılması nedeni ile ortaya geçmesi gereken grup olarak başladık. Vurucu takım ise hayata avantajlı başlamasının verdiği özgüven ve oyunun verdiği haz ile kendini ortada duranları bir çeşit değersiz av gibi görmeye, kendini güç sahibi ve kader belirleyici olarak görür hale gelmiş. Peki biz ortada isek vurucu takım kim?

İngiltere mufazakar partisinin simge ismi Margaret Thatcher 1978 yılında bir dergiye verdiği röportajda şöyle demişti: “Batı dünyasında fakirlik diye bir problem kalmamıştır. Elbette bazı fakirlikler görülmektedir. Bunlar bütçe yapmayı bilmeyen, kazançlarını nasıl harcaması gerektiğini bilmeyenlerdir. Ama esas sorunlarının temeli karakterlerinin bozuk olmasıdır”. Ne kadar sert bir söylem. Çalışan sınıfın fakirliğinin nedeni olarak beceriksizlik ve karakter problemi olarak göstermiş Thatcher. Peki, böyle bir görüş etrafında politika belirleyen Thatcher’ı partisi olan muhafazakarlar nasıl olur da üst üste seçim kazanır? Thatcher’in kabinelerinde en uzun görev alan kişi olan muhafazakar partili Geoffrey Howe, işçiler ve fakirlerin de muhafazakarlara oy vermesini şöyle açıklamış: “Çünkü başarıya saygı duyuyorlar ve kendilerinin de bu başarıyı bir gün elde edeceklerine dair inançları var…”. Aynı yakan top oyununda ortada duranların, bir şans ile havada üstüne fırlatılan topu kapma ihtimaline duydukları hayal gibi değil mi?

Kraliçe sıradan aile ile çay keyfinde

Muhafazakar partinin 2005-2016 arası lideri eski başbakan David Cameron zengin bir aileden. Hem de nesillerden gelen bir zenginliğe sahip. Babası borsacıymıştı, onun babası da borsacıymıştı. Babasının da babası borsacıymıştı. En saygın okullarda okumuş, okul biterken de en saygın yerlerde işe girmiş biri. Cameron’a göre de fakirlerin en büyük sorunu işsizlik veya düşük gelire sahip olmaları değil, iyi bir aile ortamına sahip olmamalarıymış. Bir çocuğun şansı varlıklı bir aile doğmak değil, sıcak bir aile ortamında yaşamakmış Cameron için.

Tamamen şans herhalde ki Cameron başbakan iken kabinesinde yer alan 29 kişiden 23’ü sterlin milyoneri idi. Kısaca Cameron ve onun temsil ettiği politik parti elitlerin kontrolünde, fakirliği bir çeşit hastalık veya kişilik problemi olarak görüyor. Ülkeyi yıllardır da bu insanlar paslaşarak yönetiyor. Ortada hedefte duran çalışan sınıf ve fakirler. Bu alt sınıfın da tek ümidi belki atılan yakan topu bu sefer tutarım zihniyetidir. Bireyselliğin normal olduğu, fırsatçılığın özendirildiği toplum bir tek İngilizler mi? Elbette yakın çevremize bakarsak o zihniyeti her yerde görebiliriz. Son orta çömlekte düşene kadar topu tutma hayali hep yaşayacaktır. İyi haftalar…