Toprağın tuzu olan insanlar

Toprağın Tuzu (Salt of the Earth)” isimli film 1954 yılında ABD’de çekilen bir drama filminin adı. İşçi sınıfının insanlarının hayatları, yaşadıkları zorluklarının dramatize edildiği film. Tamamen işçiler tarafından çekilen, kadrosunda sadece 5 profesyonel kişinin yer aldığı film, işçilerin hayatımızda “toprağın tuzu” kadar önemli olduklarını vurgulamaya çalışan bir film. Aslında etrafımıza biraz daha dikkatli bakarsak esas üretimin onların elinde olduğunu görürüz. Gittiğiniz restorantın masalarını düzenleyen, çatal bıçağı ve yemeği masaya getiren, yemeği hazırlayan, bulaşığı yıkayan, etrafı temizleyen hep bu insanlardır. Mesela hatırlarsanız Lefkoşa Türk belediyesinde 2012 yılında yaşanan ödenmeyen maaş sorunu gerekçesi ile greve giden çöp toplama işçileri yüzünden, Lefkoşa’da haftalarca toplanmayan çöp dağları oluşmuştu. Sağlık bakanlığı sağlık tehlikesi yarattığı gerekçesi ile ilk defa devreye girmişti. Belediye, toplanmayan çöpler yüzünden çöp alanlarını ilaçlamak zorunda kalmıştı. Geceleri çalıştıkları için artık eskisi kadar göz önünde olmayan ve unuttuğumuz bu kesimin ne kadar önemli olabileceği basit bir eylemle bile ortaya çıkmıştı.

Lefkoşa’da grev yüzünden toplanmayan çöp dağları (2012)

Bütün bunları yazma nedenim, üretimden ne kadar kopmakta olduğumuzun farkında olmadığımızı hatırlatmak için. Sokakta gördüğüm bu çalışan kesim dediğim insanların büyük çoğunluğu yabancı. Berberim Türkiye’den gelme. Tanıdıklarımızın birinin bakıcısı Vietnam’dan diğerinin Türkmenistan’dan. İnşaatlarda Türkiyeli işçiler dışında, Nijerya’dan, Zimbabwe’den gelme üniversite öğrencileri(!) artık çalışıyor. Portakal toplayan Pakistanlılar, Süt fabrikasında çalışan Adana’lılar, arabamı tamir eden çocuk Mersin’den, mobilyacının yardımcısı Nijerya’lı, Kumsal parkındaki çocuğun bakıcısı Türkmenistan’dan. Peki biz napıyoruz? Elbette ya iş sahibiyiz veya masa başı işlerdeyiz (Hala çalışan, ekmeğini taştan çıkaran insanımız tabiki var).

Nijerya’lı öğrenci. KKTC’de gündelik haberlerin baş aktörleri

Topladığımız geliri nereye harcamışız bir bakalım. Ocak-Eylül 2017 arası ithal ettiğimiz mallar bize anlatsın. Biraz gezmeye çıkalım. Gezmek için araba lazım. 100 milyon dolarlık araba almışız daha yılın bitmesine 3 ay var iken, ki biz senelik 100 miyon dolar araba ithal etmezsek gece uyuyamayan bir millet olduk artık. Araba tercihimiz mi? Vergi dairesinin kurumlar vergisine (2016) baktığımızda Land Rover bayisinin vergi matrahı 2 sene içinde %100 artmış neredeyse. Mercedes bayisinin ise %80 civarı artmış. BMW ne yazık ki artık popüler değil galiba aramızda. Artış sadece %40 civarı. İçine benzin koymazsak olmaz tabi. Geçen seneye göre %31 daha fazla yakıt ithal etmişiz yılın ilk 9 ayında (88 milyon Dolar). İçki de bizim gece yakıtımız. 24 milyon Dolar da ona harcamışız. Aynı dönemde milli ürünümüz olan portakal ihracatımız ise 19 milyon Dolar. Kısaca bütün portakal paramız sadece içki paramıza bile yetmedi. 22 milyon dolarlık cep telefonu da almışız. İçince arkadaşları arayacağız tabi, cep telefonu lazım. Kıyafetimiz de yerinde olmalı. 30 milyon Dolar da ona verdik mi rahatladık demektir. Biramızı da evde içelim bari derseniz 7 milyon dolar da ona ayırdık. Sigarasız olmaz. 15 milyon Dolar da ona.

KKTC Ocak-Eylül 2017 ithalat rakamları (2016 ile karşılaştırmalı)

Geriye kalan büyük ihracat kalemleri tabiki inşaat malzemelerine. Bize para yağdıran üniversite öğrencilerini ve ayak işlerine koşacağımız yabancıları nereye koyacağız? Tabiki 80 metrekarelik dairelere. Bu işçilerin işlerini de pek beğenmiyoruz anlaşılan. Sürekli aynı iş yerlerinde marketlerde, cafelerde, konfeksiyoncuların vitrinlerinde yeni moda “Bizimle çalışmak ister misiniz?” şeklinde ilanlar var. Marketlerde aynı kasiyeri neredeyse bir daha göremiyorum. Işık hızında işten ayrılıyorlar sanırım. İş gücü çok demek ki, işyerleri bu insanları tutmak için çaba göstermiyor. Gezmeye devam.