Kriz ile gelen fırsat

Ekonomik teori ile ilgili 20.yüzyılda iki yeni akım ortaya çıktı. Bunlardan ilki 1929 “Büyük Bunalım” yılı sonrası 1936 yılında ingiliz ekonomist  J.M. Keynes’in “İş, faiz ve para” adlı eseri ile ortaya çıkan ve 2. Dünya harbi sonrası neredeyse bütün gelişmiş ülkelerin (ABD, İngiltere, Fransa, Almanya..) ekonomik teorisi olan “Keynesyan Ekonomi” modelidir. Bu teoriyi destekleyen ekonomistler özel sektör karar ve davranışlarının makroekonomi üzerine verimsiz sonuçlara neden olabildiği için kamu sektörünün aktif ekonomi politikaları ile (para üzerinde merkez bankası aracılığı ile mali konularda ise mali (fiscal) politika ile) müdahale etmesini savunur. Kısacası aslında hem sosyalist devlet müdahaleciliği hemde kapitalist sermaye yanlısı düşünceleri içeren ikisi arasında bir model olarak uzun sürelerdir kullanımda olan bir teori. Naomi Klein Keynes’in teorisini  şu şekilde özetlemiş güzel kitabı “The Shock Doctrine…”‘de: “Üretim ve dağıtımda kapitalist, eğitimde sosyalist, temel üretim su, elektrik gibi startejik yerlerde tam devlet kontrolü ve yasalarda kapitalist düşüncenin ekstremlerini kontrol altında tutan devletçilik destekleyerek karışık sistemi istediğini yazıyor. İkinci akımdan önce bir ara basamak sayılabilecek buna benzer bir teoride “gelişmeci” ekonomik modelidir. Güney Amerika ülkelerinde biraz da ABD’nin komünizmin oralara inmesini engellemek adına desteklediği, ekonomik büyümenin sürdürülebilir hale getirilmesi ve vatandaşların refah seviyesinin artırımı sayesinde iktidardaki hükümetlerin güçlenip gücünü, kapitalist gelişmenin risklerinin dağıtılması ve girişimcilik arzusunun desteği ile ulusal çıkarların elde edilmesi modelidir. Arjantin’de Peron zamanı Güney Amerikanın en büyük orta sınıf gelir grubunun elde edilmesi, Uruguay’ın %95 okur yazar oranına ulaşıp sağlık hizmetlerini bedava yapması bu model ile olmuştur. Yapılan kısaca, ithal ürünlere yüksek veya engelleyici vergi ve tarife uygulaması,ithal edilen ürünlerin ikamesinin içeride üretilmesinin desteklenmesi, yeni fabrikalar açılması ve buralarda çalışan işçilerin sendikalar aracılığı ile fabrika gelirleri ile orantılı olarak refah seviyelerinin orta sınıf gelir düzeyine ulaşması diyebiliriz. Bir zamanlar Türkiye’de denenmiş bir model. Modele göre burada öenmli olan devlet bürokratları ile siyasetçilerin ayrılması. Bürokratların bağımsızlığı devletin ihiyaçları için ve uluslararası camia ile güçlü bağların oluşturulup devamlılığı için şart olarak karşımıza sunuluyor.

Keynesci teorinin karşı tarafında ise “Chicago” okulundan diyebileceğimiz Nobelli ekonomist Milton Friedman’ın kapitalist ekonomik teorisi duruyor. Friedman tam bir Keynes karşıtı olarak ün yapmıştır. 94 yaşında ölen bu 1,55’lik adam Ronald Reagan ve Margaret Thatcher ekonomik politika baş danışmanlığı yapmış 20. yüzyılın ikinci yarısının belki de en ünlü ekonomisti olarak karşımıza çıkıyor. Friedman para politikası, özelleştirme, serbest piyasa ve deregülasyonlar üzerine fikir ve teoriler geliştirmiştir. 2007-2008 krizinde ABD, Amerikan Federal Rezerv bankası Friedman’ın para politikası uygulayarak krizden çıkmıştı. Herşeyin serbest piyasa tarafından kendiliğinden düzenlenebileceğini, devletin ekonominin içinde olmaması gerektiğini, KİT’lerin olmaması ve bu kurumların varlığı zorunlu ise monopol olmalarının engellenmesi ve özel sektöre rekabet şansı verilmesi, serbest dalgalı kurun olması yanında asgari ücret ve kurum vergilerinin olmaması gerektiği gibi ekstrem düşünceleri de vardı. Ama bana göre en önemli düşüncesi “Kriz fırstaçılığı” diyebileceğim düşüncesidir. Friedman’a göre herhangi bir krizin olması veya algısı geliştirilen ekonomik fikirlerin uygulamaya geçmesi için mükemmel fırsat zamanıdır. Siyasi olarak imkansız olanın siyasi olarak kaçınılmaz olduğu anlardır diyor.

katrina web

Buna örnek olarak Katrina fırtınası sonrası yerlebir olan şehir için okulların yeniden yapılamsı için devlet kaynakları ve zamanını kullanmayın ve herkese kupon verin istediği özel okula gidip kayıt olsun. Özel sektörün asker ve polis hizmetleri dışında yapamayacağı iş olmadığı düşünen biri olarak eğitimin bölgede, 19 ayda neredeyse tamamen özelleşmesini sağladı diyebiliriz. Sri Lanka’daki tsunami sonrası da aynı mantık devreye girerek yıkılan balıkçı evlerini yeniden yapmak yerine ABD özel sektörü devreye girerek balıkçılara iş ve para verip deniz kenarındaki bütün arsaları otel alanına çevirdiler. Bu mantaliteyi yeni dünya düzeninde heryerde artık görebiliriz biz de dahil. Yeter ki bakmasını bilelim.

Bir cevap yazın