Zafer sarhoşu siyasiler, körleşmiş aktivistler: Güney Afrika

Belki çoğumuz bugün Güney Afrika Cumhuriyeti’ni uzun yıllar ırkçılık kelimesi ile beraber anılmış ve ünlü siyahi lider Nelson Mandela’nın neredeyse bütün hayatını uğruna adadığı bir ülke olarak biliyor. 1962 yılında ülkesinde darbe yapma girişimi iddiası ile 27 yıl hapis yattıktan sonra özgürlüğüne kavuşması bütün dünya medyası tarafından büyük zafer nidaları ile karşılanmıştı. 1955 yılında Mandela’nın partisi (ANC)’nin 50,000 gönüllüsünün beraber çalışması ile oluşturulan “Özgürlük sözleşmesi” bugüne kadar duyduğum en güzel çalışmalardan biri olmuştu. Halkın ortak isteklerini tek tek belirleyip bunu toplum sözleşmesi şeklinde Apartheid (Irkçı) yönetimin önüne getirmiş ve talep etmişlerdi. 40 sene sonra bile ANC bu sözleşmeyi parti manifestosu olarak, ırkçı yönetimin her yönden gelen baskılara dayanamayarak yönetimi bölgenin halkı olan siyahilere bıraktığı zamanda yeni gelen yönetimin el kitabı olarak sunmuştu. 1995 yılında iktidarı kazanan Mandela’nın partisi apartheid yönetim şeklinin oy kullanma, serbest dolaşım gibi hakları ellerinden alan bir yönetim şekli olması dışında ekonomik bir sistemde olduğunu düşünüyordu. Çünkü az sayıdaki elit beyaz ırktan vatandaşların madenlerin, tarlaların ve arazilerin mülkiyetini ve gelirini ellerinde tutup zenginliklerine zenginlik katar iken siyahiler mülk sahibi olması yasak olduğu gibi buralarda çok düşük ücretlerle çalışmaya mecbur bırakıyordu.

Yeni siyahi yönetim yıllardır hayalini kurduğu demokratik ve eşit gelir dağılımı sistemini kurmaya çok yakındı. Yurtdışından da ciddi destek alıyorlardı, ırkçı yönetimin mallarının boykotları, yaptırımlar ve cezalar gündemdeydi. Bu gibi işletmelere karşı boykotlar yeni yönetimin serbest piyasa modeli yerine daha sosyalist temelli bir ekonomik model hayallerini pekiştirmişti. ANC yönetimi almak için eski iktidar Nasyonalist parti ile görüşmeleri ılımlı bir havada yürütmek istiyordu çünkü komşusu Mozambik, Portekiz’den bağımsızlığını kazanırken Portekizlililer ayrılırken asansörlerin şaftına bile çimento dökerek, traktörleri parçalayarak ülkedeki ekonomik değeri olan herşeyi yok etmişlerdi. Aynı kaderden korktukları için pazarlık masasına oturan ANC’nin karşısında ise ellerindeki zenginliği ve gücü kaybetmemek için her yolu ve öneriyi (federasyon, veto hakkı garntisi, mevcut zenginliklerin güvencesi gibi) masaya getiriyordu. Parlemento’daki gücü ellerinde tutamayacağını anlayan beyaz yönetim biraz da batı dünyasının ANC yönetimine “siz teknik işlerde yenisiniz anlamazsınız” gibi nazik uyarıları ile eşliğinde Merkez bankası ve Hazinenin yönetimini ANC’den koparırlar. Bu yapılan korkunç hatanın etkilerini ANC’nin farketmesi çok uzun yıllar sonra olur.

Parti içinde yeni yönetimin hatası herkesin yeni hükümette hangi makamı kapacağı, siyasi karakterlerin bir çeşit güç paylaşımına odaklanması ile teknik işleri arka plana ideolojiyi öne çekmesi nedeniyle olmuştu. Kamulaştırma ile gelir dağılımını düzenleme yoluna gitme hayali kuran yeni yönetim bu hatadan sonra her girişiminde karşısında yine beyaz yönetimi ve eski apartheid yönetimden kalan borçlar nedeni ile IMF ve Dünya bankasını bulmaya başladı. Para politikasını Merkez bankası nedeni ile tamamen beyazların eline bırakan yeni yönetim, borçlandıkları IMF gibi kuruluşların ısrarla serbest piyasa baskılarına yenilmişlerdi. Kamulaştırma yerine özelleştirmeye geçmişlerdi. Bugün Güney Afrika, Mandela’nın iktidar olduğu yıldan çok daha kötü durumda. Teknik işleri kimsenin anlamaması, önemsememesi ve halk içindeki aydın kesimin uyarılarına rağmen ekonomi konusunun halk referandumuna getirilmemesinin cezası ağır olmuş diyebiliriz. Her neden ise ANC ve Aparteid arasındaki çekişme bana biraz bizim barış görüşmelerini hatırlattı. İçinde bizim dersimiz de var gibi. ( Bu yazı için Naomi Klein’ın “Shock Doctrine” kitabından esinlenilmiştir.)

South africa

Bir cevap yazın