Toplumun en büyük sorunu

1964 yılı New York’ta Kitty Genovese isimli kadın gece 3’te park yerinde bıçaklanır. Kadın yardım çığlıkları atar ama olaya şahit olan 38 kişiden kimse yardım etmez. Apartmanlarının pencerelerinden olayı izlemekle yetinirler. Saldırgan ise kadının ölmediğini anlayarak gelip bir daha bıçaklar. Sabaha kadar kimse yardıma gelmez. Bu olay psikologların toplum psikolojisini araştırmada en önemli olaylarından olacak. Daha sonraları bu tip durumlara “Seyirci etkisi” adı verilir. Önemi ise “herhangi bir olay olduğunda ne kadar çok insan ortamda var ise o kadar az yardım ihtimali var” teorisine önayak olmasıdır. Çok az kullanılan bir yolda, aracınız bozulsa oradan geçen bir kişinin size yardım etme ihtimali ile şehrin ortasında olması durumundaki yardım alma ihtimalinden çok yüksektir. Sebebi ise hem insanların kendi korkularından “yardım etsem acaba zor duruma düşer miyim?, utanılacak bir şeye sebep olur mu?” gibi veya “Birileri nasıl olsa yardım edecek” sürü psikolojisi mantığındandır.

Başka bir algı problemi ise “Adil Dünya Yanılgısı”dır. Özetlersem, kötü olanların önünde sonunda kaybedeceği, iyiliğin hakettiğini alacağı yada kötü kadere sahip olanın bunun başına gelmesine neden olan birşeyler yapmasından dolayı olduğu yanılgıdır. Filmlerden yada din öğretilerden bize aşılanan bu “Karma” hikayesi aslında gerçek dünyada çalışmıyor. Dünyanın adil olmasını isteriz ve öyleymiş gibi davranırız ama kötüler kazanıyor yada şansla insanlar haketmediğini alabiliyor. “Adil dünya yanılgısı” sahte bir güvenlik duygusu sağlıyor bize sadece. Dünya kötüler ile dolu ama adaleti dünyaya bırakmak yerine kendi çabanız ile belki sağlayabilirsiniz.

Diğer bir algı sorunu ise “Otorite argümanı”. Kısaca görüş bildiren kişinin statüsü ve kredibilitesi görüşün geçerliliğini artırıyor. Aynı bizim “17 milyar Euro” borcumuz olduğu iddia eden rum görüşmeci gibi. Ama buna toplum veya birey olarak, güce eksikliğini hissettiğimiz özel birşey olarak bakmamız, kendimizde olmasını arzuladığımız durum olması sebep oluyor. Bilim otoritenin argümanına karşı çalışarak kendini savunur. Aynı Galileo’nun kliseye karşı savaşı yada ünlü amerikan zoolojist Painter’in insanda 24 kromozon(23tür) olduğu iddiasını 1920-1950’lere kadar teori olarak yaşatabilmesi. Çünkü o ünlü bir zoologtu. Son algı problem ise “Marka Sadakati”. Hepimiz belli bir markanın ürünlerini diğer markalara karşı tercih ederiz. Algımız bize o markayı seçerken rasyonel davrandığımızı en iyisi o olduğu için aldığımızı düşündürür. Aynı Sony veya Samsung TV alacağınızda en son aldığınız marka hangisi ise sonuna kadar o tercihinizi kendi mantığınız ile savunabilmenizdir. Arada verdiğiniz fiyat farkını da bu görüşleriniz ile savunabilirsiniz de. Nasıl olsa tabi ki o farka size göre değerdi. Bu sadakat aslında Pepsi veya Coca cola deneyi ile güzel sorgulanmıştı (Baylor Deneyi). Pepsi’yi beğendiği halde Coca Cola fanı olduğu için deney sonuçlarına yanıltıcı cevaplar vermeyi, kendi kendine bile yalan söyleyeyenler marka sadakatını teorileştirdi.

Bizim de asıl sorunumuz aslında bütün bu algı sorunlarını siyasete indirgersek ortaya çıkıyor gibi. Toplum ve birey olarak yanlışları düzeltme işini başkalarına bıraktık, adaletsizlikleri kaderin ellerine bağladık, biz güç sahiplerinin her söylediğini kabul etme tembelliğini tercih ettik ama bunları değiştirecek diye güvendiğimiz siyasi partilere “marka sadakati” gereği bırakmayı, gururumuza ve kendimize yediremedik. Güç sizde ve sizi sizden başka kimse kurtar(a)maz…

 

Kaynaklar: “You are not so smart” David Mcraney, Wikipedia “Bystander Effect”, Cognitive Biases

Bir cevap yazın