Yönetim ve Sorunu

Plato “Cumhuriyet” adlı kitap serisinin yedinci cildinde, beş yönetim aşamasından bahseder. İlk aşama, bilge ama yönetmeye isteksiz bir kralın liderliğinde adil, ahlak üzerine kurulu bir yönetim olan aristokrasidir. Ülkede zamanla sosyal yapının bozulması ile iç savaş çıkması üzerine savaşçı sınıfın gurur, onur ve milli duygularla ön plana çıkması ve yönetimi ele alması ile sonraki aşama Timokrasi’ye geçilir. Bu dönemde ganimet, zenginlik, varlık sahibi olmak yönetim için önemli hale gelir ve ülke bu sınıfın yönetimine geçer ve adı Oligarşiye döner.

Zengin ve fakir arasında uçurum gittikçe arttığı için isyan çıkarsa ve halk yönetime el koyarsa bu demokrasiye geçişe öncülük yapacaktır ama bu sefer popülizmin devreye girer ve ayaktakımı yönetimi oluşur. Akıllı bir demagogçu gücü ele geçirecektir. Bu gücü ele geçiren kişi, bunu kaybetmemek için her türlü zorbalıkla halkını köle edecektir. Bu Platoya göre en kötü yönetim olarak son noktadır.

Çağımızda demokrasinin en iyi yönetim biçimi olduğunu kabul etsek bile hatalarını da görmemiz gerekiyor. Demokrasi eleştirilerinden biri seçmen ile ilgilidir. Seçmenin irrasyonel olması, politik konularda (özellikle ekonomi) bilgisi olmayan, güçlü önyargılarla hareket eden bireylerden oluşması sorunudur. Bilgi sahibi olmadığı konularda genelde bilginin yokluğundan değil bilgiyi algılamadaki zayıflığı ve doğru yargıya ulaşmaktaki zaafıdır. Belli bir konuda bilgiyi elde etmek/öğrenmek, öğrenmemeye göre çok emek gerektiren bir çabadır ne yazık ki. Diğer bir eleştiri ise toplumdaki en geniş sınıf olan orta sınıfın sonucu belirliyor ve politikaları kendine göre yönlendiren olmasıdır. Bunun alt sınıfları veya azınlıkları dışlayan bir sonuca götüreceği aşikârdır.
Daha yerel ve güncel bir sorun, seçim sonuçlarından sonra devlet kaynaklarından yararlanan belli bir kesimin olmasıdır. Devletin her türlü olanağına sahip olan kazanan parti/aday elbette kendi çıkarı ve geleceği için olanakları kullanacaktır. En eski demokrasilerden biri olan İngiltere buna kendince çözüm bulmuş. Buna göre en az iki milletvekili olan muhalefet partileri devletten yardım alacak. Avam kamarasındaki partiler her vekil için 17 bin pound artı 33 pound her 200 oy için yardım alıyor. Muhalefeti güçlendirme amaçlı bir formülle yapılan ödemeler örneğin 2015 senesinde ana muhalefet işçi partisine 7 milyon, Liberal demokratlara 700 bin pound verilirken, iktidar partisi olan muhafazakârlar 400 bin pound alabilmiştir. (Toplam 40 milyon TL)
Bizde ve Türkiye’de ise benzer sayılan bir yöntemle belli bir oy alıp meclise girebilen partilere temsiliyet oranına göre ödeme yapılıyor. Türkiye’de son seçimdeki oy oranına göre verilen yardım, AKP kasasına 104.6 milyon TL ve vekil başına 330 bin TL olurken CHP kasasına 53.5 milyon TL ve vekil başına 399 bin TL olmuş. Bizdeki sistem vekil başına 102 bin TL ödeme ile oluyor. Yani bizde kazanan partiler devlet olanakları dışında bir de bütçeden daha fazla destek alıyor. Muhalefete maddi olarak çok olanak bırakmayan bir sistem gibi duruyor.
Birçok ülkede 4-5 yılda bir ve genelde bir günde her bireyin bir oy kullanımı ile yapılan seçimler ülkeyi bu süre boyunca yönetecek kesimi belirliyor. Seçmenin seçim gününe doğru çeşitli vaatler veya akıllıca demagojilerle kandırılmaya başlandığını o günler herkes biliyordur. Ama oyu kullandıktan sonra hata yaptığını anladığında geri dönüş şansı olmuyor. Verilen kişisel vaatler yerine gelmeyince şikâyet için 4 sene beklemek gerekiyor. Kötü günlerde meclisteki vekillerin “bizim yerimize başkasını seçin” diyecek cesareti olduğunu sanmıyorum. Benim çözümüm ise her yere referandum masası. Her gün her bireyin hükümete devam veya tamam diyebileceği bir oy hakkı olsun. Belli bir süre boyunca veya sayıda güvensizlik oyları %50 üstünde kalırsa otomatik seçime gidilsin. En azından baskısı yeter.

Plato ve Bilgelik
“Karanlıktan korkan çocuğu affedebiliriz ama ışıktan korkan insan hayatın esas trajedisidir”