Toprak Sahipliği Saplantımız mı var?

Hepimiz bir şekilde iyi hayat yaşamak, çocuklarımıza da güzel bir gelecek bırakmak isteriz. Bunu gerçekleştirmek için zamanımızdaki neredeyse tek araç paradır. Peki, parayı nasıl elde ederiz? Parayı inceleyen ekonomi kitaplarında bunu ya emeğinizin karşılığı olarak veya malınızın devri veya kullanılması neticesinde elde edeceğiniz yazar. Bunun ne kadar olacağı ise hizmetinizin veya elinizdeki mal/malların karşı tarafın gözündeki değeriyledir. Aslında mal varlığı sahibi olmakta genelde yaptığınız işlerin neticesinde elde ettiğiniz gelir ile veya devredilmesiyle (aileden, miras ile…) oluyor.

Geçenlerde İngiliz basınında çıkan bir haber ise ekonomi biliminin ideal dünyasının aslında var olmadığını tekrar gözler önüne serdi. İngiltere nüfusunun %0.3’ü ülke topraklarının %70’ini elinde tutuyormuş. Bunun sebebi olarak ise haberin yazarı şu bulguyu ortaya koymuş. 1066 yılından önce, Anglo Sakson coğrafyası arsa sahiplikleri mozaiği ile oluşuyormuş. Norman Kralı William bu coğrafyada Hastings savaşını kazanınca bütün toprakların kendine ait olduğunu ilan etmiş. Bu görülmemiş birşeydi. O güne kadar kralların özel mülk üzerinde herhangi bir iddiası olmamıştı.

William daha sonrasında (1067 yılında) Hastings savaşında yanında savaşanlara bu arazileri parsellemiş. Yani arazileri kamulaştırıp sonra yandaşlarına dağıtmıştı. Şu anki İngiltere Kraliçesi, William’ın 22. büyük büyük torunudur ve yasal olarak bütün İngiltere’nin sahibidir. II. Elizabeth’in bütün bunlara sahip olmasının nedeni ise yine ilk defa William tarafından uygulanan krallığın miras olarak devredilmesi uygulamasıdır (Bu olaydan önce krallar seçimle başa geliyordu). William’ın başka uygulaması ise halkı vergilendirebilmek için bütün ülkedeki mal sahipleri ve kiracılarının listesini hazırlatmış olmasıdır (1086 yılı Domesday kitabı). Derebeylik sistemine geçen İngiltere yönetici sınıfı, daha fazla toprak elde etmek için savaş bütçesi için fakir halka vergiler ile yüklenerek kendilerini daha da varlıklı, fakir halkı ise iyice muhtaç hale getirmiştirler.

Arada bir isyan eden, Normanların “silvatici-vahşi insan” sınıfı diye tanımladığı sıradan halk ise günümüzde hala Norman sınıfının daha çok gelir savaşını, ağır vergilerini ödemeye devam ediyor. Halkın arazi sahipliğini değerli birşey olarak görmesi işte bu nedenle olmuş gibi duruyor. İngilizlerin emperyalizm ile dünyaya yayılması ve toprak sahipliğini otorite ve vergi koymak için kullanması, eski sömürgelerine de bulaşmış. Yönetici sınıf her fırsatta topraklarını büyütürken vergi sistemine en az katkı yapar hale gelmiş, fakir halk ise vergileri ödeyebilmek için elindekinden olmuştur.

Sanırım bizim ülkemizede biraz bulaşmış bu toprak sahipliği saplantısı. İnsanımız yemek yemekten, kısacık hayatını doyasıya yaşamaktan vazgeçip borçla harçla toprak sahipliği işine girmiş. Mal sahipleri ise bunları güzel değerlendirmiş. Bütün ömrünü aldığı küçücük toprak parçasını ödemek için çalışmak ile geçiren insanımız dışında gücü olmadığı için ev alamayanların da kirayı denkleştirme için günde 12-15 saat haftanın her günü çalışması gerekiyor. Peki kime çalışıyorlar? Belkide toprak-mal sahiplerinin yanında çalışıyorlardır. Kısaca hayatını, mal sahibinin daha çok mal sahibi olması için harcıyorlar. Bir şekilde sistemden toprak sahibi olanların elindekileri satın almak için bütün hayatı boyunca çalışan bu sınıf, yorgunluktan doğru düzgün de düşünemiyor. İşte bu ise, propagandacıların işine en çok yarayan kısmı. Yorgun insan içgüdüleri ile hareket eder, mantık yürütme eforundan bilinç dışı olarak kaçınır. Böylece her yalana inanır, kandırılır hale gelir. Bunu ben söylemiyorum, Nobel ödüllü davranış bilimci (Kahneman) söylüyor. Biraz dinlenin…