Gelecek mi, bugün mü kurtarılmalı?

Bugünkü yazımız, çok derin ekonomik analizler yerine temel bir soruya cevap aramak üstüne olacak. Bugün yaşadığımız sorunlara çözüm ararken gelecek için de arıyor muyuz, yoksa çözümlerimiz bugünü idare ettiren, yarını ise Allah’a emanet ettiren cinsten mi? Yarın dediğimiz elbette kendi çocuklarımızın geleceği hani şu üstlerine titrediğimiz, canı yandığında ondan çok üzüldüğümüz, mutlu edebilmek için gece gündüz çalışıp güzel kıyafetler, oyuncaklar, iyi bir eğitim sağlamaya çalıştığımız genetik devamımız.

Günlük hayat mücadelesi bizleri o kadar yıpratıyor ki aslında sadece günü geçirmeye razı oluyoruz. Geleceği düşünecek ne vaktimiz ne enerjimiz ne de inancımız kalıyor.

Tabi ki bu hepimiz için geçerli değil. Bazıları bırakın kendi bugününü belki de 3-5 nesil sonrasını bile garantiye alacak yatırımını yapmış veya yapıyor.  Peki bu kadar kısa bir geçmişi olan bir toplumda bu kadar farklılıklar nasıl oluşabiliyor?

Elbette mevcut sistemi en iyi kullananlar en avantajlı durumunda. 1977-2016 arası toplam 2.6 milyar Dolarlık ihracat yaparken aynı dönemde 26.2 milyar Dolarlık ithalat yapmışız. Kısaca yurtdışına sattığımız her 1 TL’lik mal için yurtdışından neredeyse 11 TL’lik mal satın almışız.


Nereden geliyor bu kadar para? Ve daha önemlisi daha ne kadar gelmeye devam edecek? 1968 yılından bir Kıbrıs ekonomisi araştırmasında, Kıbrıslı Türkleri çiftçilikle geçinen dar gelirli, ticareti tamamen Rumlara bırakmış, GSYİH’e en çok katkıyı ise Kıbrıs Cumhuriyeti yasalarında yer alan bize avantajlı kadro sayıları ile Rumlarla rekabet edebildiğimiz yegâne alan olarak devlet işleri gösterilmiş bir topluluktuk.

Hatta Türkiye’den Kıbrıs Türk toplumuna gelen yardım paralarının kısa bir süre kesilmesinin bile Rum tüccarları işlerinin azalmasına ve zora girmelerine neden oluyor muştu.

Kıbrıslı türkler azınlık olarak çok büyük işsizlik ve çok küçük bir ekonomiye sahipti

Nasıl başardık?

Geçmişi bir nesil bile olmayan bir ülke, bu kadar üretimden uzak iken nasıl oluyor da en lüks arabalara, süper lüks villalara hatta İsviçre’de Londra’da borsalara para yatıran işadamları bile olan bir ülke olduk? Bizim başarımıza örnek olabilecek tek ülke herhalde Güney Kore olabilir ki 1950’lerde köylü bir toplum iken, bugün Samsung, LG, Hyundai gibi markalara sahip bir üretim merkezi olmuştur. Biz ne üretiyoruz? o kısmı muamma.

Güneyin malları ve Türkiye’nin parası desem yanlış demiş olur muyum, yoksa turizmdeki üstün başarılarımız mı? Dikili ağacı olmayanın bir nesilde dükkanlar, arsalar, inanılmaz lüksü kişisel başarısından mı yoksa sistemi iyi kullandığından mı? Bu ülkede enflasyonu gırtlağında hissedenler yok mu? En kötü zamlar olduğu zaman, en lüks yerlerde yurtdışı tatiline gidenler de yok mu? Asgari ücret alana yaptığı en küçük hatada maaşını kesen işveren, bu senenin en pahalı cipini de alan kişi değil mi? İşler kötü maaşları geç ödeyeceğim diyen patron, Londra’da borsaya para aktaran kişiyle aynı kişi değil mi?

Çiftçilikten süper zenginliğe bir nesilde

Sistem bir tarafa farklı işliyor iken bir tarafa çok farklı işliyor. Bu sistemin altında kalan neslin çocukları çocuk değil mi? İnanmayacaksınız ama sistemin altında kalan insan sayısı üstündekilerden fazla. Belki bu yüzden sistemden, ödeyebilmek için neredeyse aylarca çalışmak zorunda olduğumuz vergilerimizin, bana başka, ona başka adalet uygulayan hukukun, her seçim aynı vaatler ile bir sonraki seçime kadar hiçbir şey yapmayana verdiğimiz oyumuzun hesabını sormalıyız. Çünkü çocuklarımız gelecekte çok daha ağırlaşacak bu sistemin altında ezilmemeli. Nasıl zengin olacağız demek yerine, nasıl fakirliği yok ederiz? deme zamanı.