Küçük bir belediye Kapitalizmin zirvesi nasıl olur?

“Londra Şehri (City of London)” belki hepimizin duyduğu bir yer ama İngiltere’nin başkenti olan Londra’dan farkını bilmiyordur. 50 yılında Roma imparatorluğunun İngiltere’yi işgalinden sonra Romalılar tarafından Thames nehri civarına kurulmuş Londinium. Zamanla Roma şehri ile ticaretin merkezi haline gelen yer, Romalılar tarafından ayrıcalıklı statüye kavuşturulur. Bölge halkı Roma şehrinin vatandaşları ile aynı haklardan ( citizen-vatandaş) yararlanır ve serbest ticaret şehrin yaşam şekli haline gelir.

Mesleki localar gelişir (Altın locası, balıkçı locası, marangozluk locası…), şehir gittikçe zenginleşir. Örneğin 1067 yılında İngiltere’nin yeni Kralı, Hastings savaşını kazanmasında kendisine yardımcı olan Londra Şehri vatandaşlarına Romalılardan kalan şehir ayrıcalıklarının devamını sağlar.

 

1191 yılında şehrin kendini “komün” ilan etmesi ile kralların Londra şehrinin iç işlerinde karışmamayı, kendi toprağıymış gibi vergi toplayamayacağı, asker isteyemeyeceği şartını da sağlar. Kısaca krallığın içinde kendi bağımsızlığını kazanır.Hatta 1215 yılındaki meşhur Magna Carta anlaşması kral ve baronlar arasında imzalanırken, anlaşma ile şehrin vatandaşlarının hayatlarının korunması vaat edilmesi dışında bu anlaşmanın krallık tarafının iki garantöründen birinin Londra belediye başkanı olması kararlaştırılır.

Bugün bile Londra Şehri, 1 mil karelik (mile square) meşrutiyet alanı kraliyetten ve parlamentonun yetki alanında dışında. Parlamento’da konuşma kabinin tam karşısında Şehir belediye temsilcisinin (remembrancer) özel yeri bile var. Buradaki görevi Londra Şehrini ilgilendiren karar ve görüşmelerde şehrin haklarını parlamentoya karşı eski yasalar vasıtasıyla korumak ve Kraliçe-parlamento ile Belediye başkanı arasında diplomasiyi sağlamak.

Kraliçenin bile şehrin yakınında geçeceğinde kapılarını kapayan ve Belediye başkanı tarafından verilen izinle ancak geçebileceği bir otoriter alandan bahsediyoruz.Bunun dışında İngiliz hükümeti bu bölgeden asker alamıyor, vatandaşlarını yargılayamıyor, vergi toplayamıyor hatta şehirdeki yangını bile söndürmek için izin almadan itfaiye yollayamıyorken komik bir kira alıyor.

 

 

Şehrin günümüzdeki en önemli özelliği dünyanın en tanınmış banka, finans şirketlerinin bu alanda yer kapmak için yarışmasında yatıyor. Eurobond, döviz (dünyanın en büyük döviz piyasası), enerji ve küresel sigortacılığın dünyadaki merkezi diyebileceğimiz şehir, aynı zamanda vergi cenneti olan Virgin adaları, Bahamalar vb. yerlerdeki naylon şirketlerin de sahibi olan kuruluşlara ev sahipliği yapıyor. Niçin buradalar? derseniz, İngiltere’nin sahip olmadığı inanılmaz vergi kolaylıkları ile Avrupa’nın merkezinde yaşamak diyebiliriz.

Bir de unutmadan dünyada tek olan bir uygulamayı da söyleyelim: Şehirde belediye başkanlığı seçimi için seçmen olarak oy kullanabilen şirketler. Evet, yanlış okumadınız. Şirketler çalışan sayılarına göre oy hakkı kazanıyor ve çalışanları adına oyu şirket veriyor. Şehrin esas vatandaşı olan 9000 kişi şehrin 25 bölgedeki seçimlerinden sadece dördü için oy kullanabiliyor. Geri kalanlarda şirketler oy atıyor. Kısaca özelleştirilmiş bir belediye gibi çalışıyor şehir belediyesi. Kendine ait mahkemeleri, yasaları, polisi, itfaiyesi ve bütçesi olan şehir, ABD bağımsızlık savaşında George Washington’u da finanse edecek kadar da varlıklı.

İşte belediye başkanının görevi de şehri uluslararası alanda finans sektörüne pazarlamak, şehirdeki şirketlerin haklarını İngiltere’ye ve diğer ülkelere karşı korumak. Bölgede yer kalmadığından dolayı şirketler yer kapmak için yarışıyor ve emlak fiyatları, kiraları uçuk rakamlarda geziyor. Şehrin vatandaşı olmak ise gerçekten zorlu iş. Öncelikle 2 “özgür insan” tarafından tavsiye edileceksiniz ve komite sizi onaylayacak. Belediye başkanı olmak için ise çok karışık (localarda çalışma, şerif seçilme…) ve meşakkatli bir eleme sisteminden geçmeniz gerekiyor.

Kısaca ultra zengin veya doğal vatandaş değilseniz buralarda size yer yok. Kapitalizmin doğuş yeri ve günümüzdeki zirvesi sanırım burası.