Omerta ve bizim gelir kaynaklarımız

Omerta, Güney İtalya’daki çete ve mafyalardan çıkmış başkalarının illegal işlerine ses çıkarmama, devlet ile iş birliğine girmeme ve sessiz kalmayı gerektiren suç dünyasının önemli bir onur yasasıdır. İngiliz imparatorluğu Kıbrıs’ı Osmanlıdan kiraladığı zaman Sör Hamilton Lang’a göre Osmanlı içinde en iyi idare edilen il, Kıbrıs’tı. Anlaşmanın kira bedeli adanın gelirleri ile giderleri düşüldükten sonra elde kalanların beş yıllık ortalaması şeklinde idi ve yaklaşık 92,800 Sterline sabitlenmişti. Adayı alan İngilizler 1878-1879 yılına ait gelir-gider tahmini hesapladığında 172,000 gelir ve 52,800 Sterlin gider bulurlar. Karlı bir iş yaptıklarını düşünen İngilizler daha sonra gelirlerin bu kadar çok olmadığını giderlerin de çok az tahmin edildiğini bulur. İlk 30 yılda cepten yıllık yaklaşık 30,000 Sterlin ödemesi gerektiğini öğrenir İngilizler. Bu paralar ise asla Osmanlıya ulaşmaz.

Niçin? 1855 yılında Osmanlı’nın İngiliz ve Fransızların garantörlüğünde aldığı 3,815,200 Sterlinlik borç yüzünden. Borcun sadece faizi bile 81,752 Sterlindi ve bu borca kesiliyordu. Kalan para ise Osmanlı’da esir düşen İngilizlerin fidyesi için bir fonda toplanmıştı. Örneğin bu fondaki paranın 24,803 Sterlin ile Kaptan Synge ve bay Suter’in fidyeleri ödenmişti. Bu durum Kıbrıslıları yeterince sinirlendirmişti. Çünkü bu paralar çökmek üzere olan adaya yatırım yerine İngilizler özel işlerinde kullanılıyordu.

Daha sonraları İngilizler adayı komple üstlerine geçirirler. İç çatışmalar önce Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulmasına, ardından da adanın ikiye bölünmesine kadar gider. Tabi hesapsız bölünme sonrasında kuzeyde kalan Rum malları ve güneyde kalan Türk malları arasında bir dengesizlik oluşur. 1995 yılı fiyatları ile 4.4 milyar sterlinlik mal kuzeyde kalır (2016 yılındaki karşılığı 8-9 milyar Sterlin arasında)

Peki biz ne yaptık bu bulduklarımızla? Stok mallar (1995 değeri 1.4 milyar Sterlin) için Sanayi holding belgeselini izlersek cevap orada yatıyor. Hammadde bitene kadar dampingli fiyatlarla elde stoklar satılmış, bitince de kepenk indirmişiz. 1995 senesinde bütün çalışan kesim içinde tarım, sanayi ve inşaat sektöründe çalışanların oranı %46.2 iken 2015 yılında %21.8’e düştü. Kısaca hizmet sektörüne döndürmüşüz rotamızı. Bu sektörde eğitim sektörünün yarattığı kaçak işgücü de var. Bu işgücü o kadar geniş bir yelpazeye yayılmış ki, niteliksiz düz işçilerden yasa dışı işlere aracılık (fuhuş, uyuşturucu, kumar…) işlerine kadar geniş bir alanda kayıtsız çalışıyor bu adı öğrenci olan kesim.

Özellikle Afrika ülkelerinden bu öğrencileri ayartan ajanslar, üniversitelerin ajans için sağladığını duyduğum kadarı ile 500 dolarlık ücretin 250 dolarını o ülkedeki ajans, diğer yarısını da bizim ülkedeki öğrenci kaydı işlerini yapan aracı kişiler alıyor. Kaç kişi olmuş bu 3. Dünya ülkesi öğrenci sayısı? 25,000 civarı. 10 sene önceki sayısı 3,300 öğrenci iken bugün %657 daha fazla öğrenci gelmiş. 1984’teki ilk mezunlardan 2011’e 103,398 üniversite mezunu veren bir ülke iken şu an mevcut öğrenci sayısı neredeyse o kadara ulaşmış (93,292). Kısaca üniversitelerimiz hiç başka öğrenci almasalar 37 yılda verdiğimiz mezun sayısını en fazla 4 sene içinde öğrenciler sınıfı geçerse, verecektir. Ama yıllık yaklaşık 7500 mezun veriyormuşuz.

Umurumuzda mı bu kadar öğrenci yığılması ve alacağı diplomasının değeri? Hayır, tek derdimiz yıllarca üniversite ve kira parasını ödesin, bunu bulmak için de ne yaparsa yapsın.
Osmanlının borcundan dolayı kiraladığı toprağına zamanla el koyan kiracısı ile bizim gibi parası için eve doldurduğumuz kiracıları karşılaştırmak Omerta kanununa giriyor sanırım.