Şeytanın adası

1486 ylında Katolik rahip Heinrich Kramer tarafından kaleme alınan Malleus Maleficarum (“Cadıların çekici”) adlı eserde ki cadı avcılığın en önemli eseridir, kadınlarla yalanlar söyleyerek ilişkiye giren erkek şeytan İncubus’un hiç çocuğu olmadığı düşünüldüğü halde Kıbrıs’ın onun çocukları ile dolu olduğundan bahseder. Belki efsanelerdendir belki de 12. Yüzyılda hileyle kendi kendini Kıbrıs kralı ilan eden fenalıkta sınır tanımayan, tecavüzcü ve şiddet bağımlısı Kral Komnenos’un yaptıklarındandır. Ama ada, nedense gelen gidenleri tarafından pek sevilmemiş.

İngiliz Kralı aslan yürekli Richard bile bu çılgın kralın, Richard’ın zorda kalan akrabalarını esir alması ve azmettirmesiyle adayı alır. Zaten elinde tutmak istemediği adayı Richard, tapınak şövalyelerine satar. Onlar da ada halkına kötü davrandığından halk 1192 yılında isyan çıkarır. Adayı ellerinde tutmanın zor olacağını düşünen şövalyeler adayı bu sefer Kudüs kralı Guy de Lusignan’a satarlar. Adayı alan kral ilk baştan beri yunanca konuşan Kıbrıslıları köle olarak görür ve adaya biraz asalet kazandırmak için civardaki Fransız asilleri bedava emlak ve ünvan rüşvetiyle adaya getirtir. Yerel halka köle gibi davranmaya devam eden Frank’lar 1473 yılına kadar iktidarda kalır. Evlilik yoluyla ve biraz zorlamayla 1489’da Venediklilere geçen ada hükümdarlığı ise kısa sürede Osmanlı imparatorluğunun bütün bölgeyi alması ile sonlanır.

Kolossi Kalesi-Limasol: Tapınak şövalyelerinin kalesi

Hikâyenin kalan kısmını ise geçen haftaki yazımda yazmıştım. Bütün bunların özeti belki de kimse bu adayı ve halkını sevmemiş, değersiz köleler olarak görmüş olabilir.Bütün bunlar yıldırdı mı bu halkı? Elbette hayır. Bugünlere baktığımızda ve özellikle maddi olanakların nasıl geliştiğini gördüğümüzde tam bir başarı hikayesi gibi duruyor. Çok çalışkan, üretken olmaktan mı? dersek bu konuda bazı problemler olabilir.

Devlet sanırım çok önemli rol oynamış bu coğrafyada bu gelirin oluşmasında. 1974 savaşı sonrası ilk zamanlarda elbette devletler kredi ve yardımlarla savaş sonrası için yeni oluşacak sistemin temellerini atma görevini almışlardı. 1995 yılında örneğin kamu harcamalarının Gayri safi yurtiçi hasılaya oranı KKTC için %39, Güney Kıbrıs içinse %46 civarında idi. 2005 yılına geldiğimizde bu oranlar KKTC için %48’e, Güney Kıbrıs içinse %62’e ulaşmıştı. Kısaca bizde ülke ekonomisinin yarısını devlet oluştururken, Güneyde ise neredeyse üçte ikisini devlet oluşturur hale gelmişti. Bir 10 yıl ileriye gittiğimizde ise 2015 yılında iki ülkede de devletin ekonomiye katkısı %38 civarına düşmüş. Kısaca devletin ekonomideki rolü azalıyor. Modern batı ekonomilerine bakarsak Örneğin İngiltere’de bu rakam 2015 senesinde bizimle aynı: %38. ABD ise sanırım kapitalizmin nasıl olduğunu hatırlatan bir şekilde %23 oranına sahip. Kuzey komşumuz Türkiye ise %30 katkı oranına sahip.


Ama bize özel bir durumdan bahsetmeden bu konuyu tam aktarmamış oluruz. Devletin bu rakamları hesaplanırken bizde bütçe dışı fonlar, sosyal güvenlik sistemi, belediyelerin ekonomiye yolladıkları kaynakları eklenmemiş. Eklediğimizde 2010 yılı için bizim oranımız %47’den %60’a fırlıyor. Hani özel sektör diyor devlet elini ekonomiden çeksin, küçülsün biz çok iyi yaparız bence biraz Pygmalion etkisi (kendi yaptığı kadın heykeline âşık olan heykeltıraşın adını alan psikolojik durum). Devlet yine de küçülme yolunda. Ama bu iyiye mi yoksa çöküşe mi götürür bilemeyiz. Devleti, adayı şeytanlaştırmaktansa belki de yöneticilerinin hatalarını ortaya çıkarıp üzerimizdeki lanetten kurtulmalıyız.