Devlet, hırsızlık ve zenginlik

Ağustos 2015’te ABD’li Martin Shkreli isimli yatırımcı, sıtma ve parazit tedavi ilacı olan “Daraprim”’in lisansını 55 milyon dolar karşılığı Impax adlı ilaç firmasından satın alır. Satın alma koşullarından biri de Impax’ın bu ilacı hissetirmeden piyasadan çekmesidir.

Shkreli’nin bu koşulundaki amacı Eylül 2015’te ortaya çıkar. Daraprim’in hap başı 13.50 dolarlık fiyatını tam 750 dolara çıkarır. Tam 56 kat artış. İlacın fiyatının normalde bile pahalı olma sebebi ise AIDS hastalarının özellikle bu ilaca olan zorunlu talebi. Yani hayatı bu ilaca bağlı olan insanların olması, Shkreli’nin yaptığı bu “açgözlülüğüne” basın, politikacılar, sivil toplum örgütleri toplu şekilde isyan ederler.

Bütün baskılara rağmen Shkreli fiyatı indirmez ama devlet başka bir suçlama ile (Shkreli’ye göre Daraprim’in intikamı için) onu mahkemelik eder ve iş hayatını neredeyse bitirir.

Martin Shkreli

Herkesin gözünün içine baka baka haksızlıkla para kazanmaya kapitalizmin cenneti ABD’de bile hala ayıp bakılıyor ve hatta yargı, neredeyse anında böylelerinin ensesine binebiliyor. Herkes para kazanmak ister. Kimisi ailesinden veya piyangodan gelecek olanı bekler, kimisi çok çalışma ile, kimisi çok düşünme ile, bazısı icat yapmak ile, kimisi ise çok çalarak para elde etmek ister.

Emek ile para kazanmak zahmetli, yetenek gerektiren ve zaman isteyen bir süreç olduğundan para kazanmanın kestirme yollarını arayanlar vardır. Ailesinden, eşinden veya bir tanıdığından gelecek para ile çalışmadan, emek harcamadan yaşamak isteyen çoktur. Çalabilmenin yolunu bulan ve vicdanını öldürmeyi başaran ise hırsızlıkla para kazanır.

Ev, dükkan soymak dışında başka türlü hırsızlıklar da mevcuttur. Mesela soyulduğunu farketmeyenleri soyanlar da vardır. Zamlarla fiyatları şişirenler, fırsatçılar, rantçılar gibi. Bir de devleti soyanlar vardır ve ne yazık ki genelde yakalanmazlar. Çünkü kimsenin doğrudan malı çalınmamıştır ki üzerine gidip tutuklatsın. Veya malın sahibi, sahibi olduğunun farkında değildir ki çalınmasına engel olmak istesin veya engel olamayacağı durumdadır. “Devletin malı deniz, yemeyen keriz” lafı sanırım bu tip hırsızlıklar için söylenmiştir.

Bu hafta ilginç bir haber vardı:  Rum dışişleri bakanlığı içerisinde şu an KKTC topraklarındaki 206 otelin adının olduğu bir kara liste yayınladı. Bu otellerin sahiplerinin Kıbrıslı Rumlar olduğunu ve oralarda ikamet edecek olanların uluslararası hukuk gözünde suç işlemiş olacaklarını bildiren bu kara listede ilginç bilgiler var. Örneğin otel isimlerinde o kadar çok tanıdık isimler var ki insan 40 yılda ne kadar kazanç çıkarmıştır bunlar diye düşünebilir. Bunun üstüne wikileaks’te yer alan bir belgedeki yazı birden aklıma geldi. 1974 tarihli belgede ABD’li temsilci Kıbrıstaki savaşın içinde “Dome otel”de kısılan ABD’li ve Kıbrıslı Rumların durumu için görüşürken bizim tarafın acilen bu oteli boşalttırmak istediğini öğrenmiş ABD’li temsilci. Sebebini sorduğunda “ihtiyaç sahibi” Kıbrıslı Türk işadamlarının olduğunu ve (savaş devam ettiği halde) bu tip yerleri onlara vererek gecikmeden işe başlamalarını sağlamayı amaçladıklarını söylediğini yazıyordu belgede.

Bugün Monte Carlo ile yarışan bir lükse sahibiz. Yılda sadece 100 milyon dolar civarı ihracat yaparken bunun 15 katını yurtdışından mal olarak alıyoruz. İkisinin arasındaki farkı eskiden Türkiye’den alınan hibe ve krediler ile kaparken, bugünlerde çoğunluğu TC’den olan özel üniversite öğrencilerinden çıkarıyoruz. Hiçbirşey üretmeden başarıyoruz kısaca.

Monte Carlo: tipik bir görüntü

Türkiye’den aldığımız, borç olan kısmının bir kuruş faizini bile ödemediğimiz milyarlarca dolar varken, yıllık milyonlarca dolarlık lüks araba/ev alabilen ama hala “ihtiyaç sahibi” olanların aramızda olmasına ve devletten yer/para istemelerine inanamıyorum. Sizce deniz ne zaman bitecek? İyi haftalar…