Statüko hastası mıyız?

Her zaman alışveriş ettiğim markette sıramı bekler iken önümdeki müşteri 5.50 TL’lik alışverişi için kredi kartının puanının kullanılmasını rica etti. Kasiyer bütün uğraşlarına rağmen parayı karttan çekemeyince, müşteriye “çekemedim” diye söyledi. Benim beklentim müşterinin nakit vermesi veya karttan çekilmesini talep etmesi idi. Ama müşteri elinde gereksizce kurcaladığı cep telefonundan başını bile kaldırmadan hafif öfkeli bir sesle “kalsın” deyip oradan koşar adım kaçtı. İlk anda kendi hesabımı biran önce ödeyip gitmekten başka bir düşünce aklıma gelmese de arabaya gidene kadar daha ağır bir olayla karşı karşıya olduğumu idrak etmekteydim.

Sokaklarda yüzlerce lüks araba, inanılmaz ihtişamda villalar varken en ucuz olması için teşvik verilen bir sütü bile ayın ilk günü alamayan insanlar da vardı.

Başka bir işim için eski gazeteleri karıştırırken bu yaşadığım olayın gittikçe artan gelir dağılımı bozukluğunun son hali olmadığını, uzun zamandır buna benzer bir durumda yaşadığımızı anladım. Örneğin Aralık 1980 tarihli bir gazetedeki köşe yazısında konut kiralarının aşırı yüksekliğinden, her yere apartman ve konut yapıldığından ve üretim yerine inşaatın tercih edilmesinden dem vuruluyor. Ev kiralarının 10-12 bin TL’ye fırlaması neticesinde memurların maaşının yarısından çoğunun kiraya gittiğini yazıyordu.

1974 sonrası ihtiyaç sahibi olan kişilere yetecek kadar ev, yeni sosyal konutlar yapılacak kadar da malzeme varken nasıl oldu da yine muhtaç insanlar vardı ve 3-5 sene sonrasında bile kirada oturmak zorunda kaldılar? diye soruyordu köşe yazarı.

O dönemin asgari ücreti 8,660 TL, bu yazının çıktığı gazete ise 10 TL idi. Tüplü bir televizyon 26,600 TL, Saray otelde yılbaşı yemeği ise 1000 TL idi. Banka mevduatının yıllık faizi en fazla %7.25 iken kredi faizi %12 civarındaydı. Asgari ücret dışındaki kalemlerin birbiri arasındaki oran bugünün oranlarına çok benziyor. Asgari ücret ise 6 ay sonra 13,000 TL’ye çıkarıldığı için oranlar bir bakıma asgari ücret için de geçerli hale geliyor.

Kısaca asgari ücret ortalama bir kiradan biraz fazla iken, modern bir TV iki asgari ücret kadarmıştı. Bir yılbaşı eğlencesi ise asgari ücretin 10’da birinden biraz daha aza idi.

Yine aynı döneme ait başka bir gazetede ise iplikten, traktöre tamamen ithalata bağımlı iken, ihracattan kazanılan dövizin ülkeye gelmediğini belli başlı kişilerin zevk ve lüks için hatta kaçakçılık finansmanı için yurtdışında harcadığından dem vuruyordu. Aradan geçen çeyrek asırdan fazla süreye rağmen bazı şeylerin hiç değişmemesi çok ilginç. Ama en ilginci TIP-İŞ ile dönemin başbakanı arasındaki restleşmede görüyoruz. Dönemin başbakanı Dr. Eroğlu kamu doktorlarının part-time çalışmak istemesi üzerine yaptıkları eyleme kızıyordu. Normal kamu çalışanlarından %40 daha fazla maaş verdiklerini, hiçbir kamu görevlisine mesai saatleri için de ek iş yapma fırsatı verilmediği halde doktorlara bu ayrıcalığın bile tanındığını ama bunu yeterli görmediklerinden şikayet ediyordu.

İlginç tarafı ise bundan çok değil bir sene önce, Tıp-İş yine eylemdeydi hatırlayacağınız gibi. Bütün kamu görevlilerinden yine ayrıcalık olarak maaşlarına artış ve ikinci iş hakkı arıyorlardı. Günün sonunda istediklerini yine aldılar ve eylemleri bitti. Yine hastanelerde tedavi alamayan hastalar, 3 hafta randevu vermesine rağmen mesai saatine gelmeyen ama özelde hasta bakıp ful maaşını da alan hekimlerle kaldık sonunda.

Bu ülkede hiçbir şey değişmeyecek mi? diye insan merak içinde. Ama sanırım sistemin esas parçaları değişmedikten sonra dişliler arasında ezilen kesim, biraz daha suyu çıkana kadar ezilecektir. Ta ki suyu kalmayana kadar. Herkese güzel günler dolu haftalar dilerim….