Döviz krizimiz

Eminim birçok kişi son günlerde durmak bilmeyen döviz kuru artışlarının ne zaman sonlanacağını ve sonrasında ne yapacağımızı? düşünüyordur. Herkes için esas acı tarafı belli ki bilinmezlik. Kur şurada duracak dense eminim herkes hazırlığını yapacak ve bütün gün çaresizce kurları izlemeyecektir. Ama bilmiyoruz. Bu yaşadığımız en büyük kur şoku mu? Eski verileri incelediğimde haftalık en yüksek döviz kuru artışlarında 6 Ağustos 2018 haftası (%33.9), Ekim 2008 şok haftalarının %15’lik artış oranlarını geçmiş. Ama hala 19 Şubat 2001 haftasının neredeyse %40’lık kur artışını henüz görmedi. Veya en korkunç hafta 4 Nisan 1994 tarihinin içinde olduğu haftalık %79’luk artış miktarından çok uzakta.

USD haftalık değişim

Gazetede yazı yazmaya başlayalı üç senemi tamamlıyorum. Neredeyse her 2-3 haftada bir (haftada bir yazıyorum) bu bolluğun biteceğini, faizlerin artacağını, emlak işinin balonunun söneceğini yazmış veya ima etmişimdir. Ucuz ve sanal olarak şişirilmiş kredi olanakları ile alışverişe sağlam asılmışız. Biraz erken davrananlar cukkalarını doldurmuş, geç kalanlar veya biraz da gözü doymayanlar hala inşaata yatırıma, lüks tüketime devam etmekte. Sonsuza kadar para geleceğini düşünmek ve özellikle bizim gibi üretmek yerine rant peşinde koşan ülkeler için acı bir ders niteliğinde olmuştur belki de bu döviz krizi. Hala işin ciddiyetini anlamayanlar için önümüzdeki süreçte gelecek akaryakıt, elektrik ve/veya temel tüketim zamlarında döviz şokunun ne olduğunu belki görebileceklerdir.

Peki hiç mi kurtuluş yok, bedbaht kaderimize razı mı olmalıyız? Elbette bizim gibi küçük bir ekonomide de yapılabilecek olanlar vardır. Eğer tanınmış bir ülke olsaydık belki IMF’yi çağırırdık ve “kurtar bizi” derdik. Ama bizim derdimiz Türkiye’den farklı boyutta. Türkiye’de genel olarak özel sektörün döviz yükümlülüklerinin eldeki dövizlerinden fazla olmasından kaynaklanıyor. Bizde ise elbette döviz borcu olanlar var ama dış ülkelerden çok, iç piyasada herşeyin döviz cinsinden olmasından kaynaklanan ve artan bir borç büyüklüğü tehlikesi yaşıyorlar. Kısaca herşeyin dövize endeksli fiyatlama ile fiyatının belirlenmesi kazancı büyük çoğunlukla TL olan kesimleri sarsacaktır. Konut ve arsa satarak geçinenler eski fiyatlarla müşteri bulmakta zorlanacaktır. Lüks tüketimi eskiden örneğin 100 kişi götürüyorsaydı belki bu rakam 50 kişiye düşecektir. Bankalar, borcunu ödeyemeyenlerin peşine düşecek borçluların haraç mezaç evlerini/arsalarını işyerlerini toplayacaktır. Ellerindeki bu malları değerinin altında havada bekleyen döviz stokçusu akbabalara satacak veya kendi kullanacaktır. Sıradan halk kabuğuna çekilmek zorunda kalacak, döviz akbabaları ise bir daha sermayelerini artıracaktır.

Burada devlete düşen görev ve yükümlülükler sayesinde belki bu şoku sıradan vatandaşa en az hissetirecektir. Öncelikle devlette tüketim azaltılmalı. Çünkü gelecekte eskisi kadar bol miktarda “alışveriş kaynaklı” vergi geliri olmayacaktır. Dolaysız vergi gelirlerini artırmak zorunda. Bolluk zamanında iyice semiren bazı şirketler ve özellikle özel üniversitelerden gelir vergisi artık alınmalı. Eğer devlet becerir de alırsa bu parayı, yeni harcamalar (örneğin yurtdışı ziyaretleri/temsilcilikleri, sözleşmeli personel alımı, uçuk fiyatlara gereksiz ihaleler vb.) yerine gerçek üretime, katma değeri yüksek (teknolojik ürünler) sektörlerdeki küçük işletmelere teşvik veya yardım yoluyla harcama yapmalı. Özellikle ithalatı kısıp ülkede biraz kalan döviz stokunun doğru yönlendirilmesinden sorumlu olmalı. Halkın muhtaç kesimine hanehalkı transferlerini artırmalı ki onlarda hayatlarına devam edip iç tüketime katkı koyabilsinler. Devlet bu dönemde cari açık verebilir ki vermelidir. En büyük oyuncu olarak bu görevidir. Borcu da yandaşlar için değil fakir halk için veya küçük işletmeler için alıp kullanmalı.

Hala inşaat müteahhitlerine ve özel okul işletmecilerine para aktarmaya çalışırsa altından kalkamaz. İyi haftalar. Not: Bu yazı yabancılara mal satışı kararından önce 10/08/2018’de yazılmıştır.