Akbaba Yatırımcılar

Alman televizyon kanalı Deutsche Welle geçen sene “Zengin nasıl daha zengin oluyor?” başlıklı bir belgesel yayınlamıştı. Bu harika belgeseli izleme fırsatını ancak bu hafta bulabildim. Bu yazımda, bu belgeselin vurucu noktalarını özetleyip bu ışıkta günümüzde yaşananlara bir bakmak istiyorum.

Belgesel, sıradan bir Alman vatandaşının emeklilik ikramiyesini ne yapacağına neden karar veremiyor olduğunu anlatarak başlıyor. Sorun: aşırı düşük banka mevduat faizleri. Almanya’da mevduat faizleri şu anda senelik %0.1. Yani, bankaya 1,000 avro yatırdığınızda bir sene sonra sadece 1 avro kazanıyorsunuz. Almanya’da yıllık enflasyon ise %2.2; yani 1,000 avroyu herhangi bir şekilde işletmediğiniz takdirde bir senede enflasyona kaybedeceğiniz para 22 avro.

Bu durumda Almanya ya da benzeri durumdaki gelişmiş ülkelerin sıradan vatandaşının enflasyona yenilmemek, kayıplarını telafi etmek için tek seçeneği riskli yatırım araçlarına yönelmek. Hisse senetleri, fonlar ve gelişmekte olan ülkelerin yüksek faiz veren devlet tahvilleri (borç senetleri), parasını değerlendirmek için bankalara gittiğinde böyle bir vatandaşa sunulan en klasik yatırım araçları. Vatandaşın yatırdığı parayı alan banka veya fon da gidip genellikle yabancı ülkelerde yüksek kazanç getirecek (ve dolayısıyla o oranda riskli) işlere yatırıyor.

Belgeselde 19.yüzyıldan beri mutfak eşyası üreten ve daha önce hiç satılmamış bir Alman firmasının (WMF) son 11 yılda üç defa el değiştirmesi anlatılıyor. Firma ilk olarak, merkezi New York’ta bulunan ve “akbaba fon” dediğimiz türden bir yatırım şirketi olan KKR tarafından 660 milyon avroya satın alınır. KKR kendi parası olarak sadece 100 milyon avro ile bu işe girişir; geri kalan 560 milyon avroyu o sıralar düşük olan kredi faizleri sayesinde ucuza bankalardan borçlanır. Dört sene sonra KKR bu firmayı Fransız SEB şirketine 1.6 milyar avroya satar. Böylece, borç ve kendi yatırımı çıktıktan sonra net 940 milyon avro kar KKR’nin olur; kısaca, KKR 100 milyon yatırıp 940 milyon avro kazanır.

Tabii WMF’de çalışanlar bu durumda zarar edenler. Hem iş güvenceleri zayıflar hem de maaşları azalır. Çünkü WMF’yi satın alan şirketler önce giderlerden kesilebilecek ne varsa onu keserler (bu da her zaman maaşlar olur); buradaki esas amaç firmayı karlı gösterip yüksek fiyattan yeni bir müşteri bulup satmak.
Bu ucuz kredi olanağından nasibini alan sadece bu Alman şirketi değil elbette.

Bu olanağın kaynağı olan ABD, AB ve Japon merkez bankalarının ekonomiyi canlandırmak adı altında yakın zamana kadar yürüttüğü varlık alım programları (devlet ve şirketlere ait senetlerin merkez bankaları tarafından toplu olarak satın alınması şeklindeki dijital para üretim süreci) tüm dünyada gerçek bir balon yaratmış durumda. En kolay yatırım türü ve bir çeşit vergi kaçırma yolu olan emlak sektörü bu sayede neredeyse her ülkede balon oldu. Londra’da en lüks semtlerde en pahalı evlerin çoğu boş. Çünkü bu konutları alan yabancı kişiler/firmalar sadece yatırım amacıyla almışlar, içinde yaşamak için değil. Tabii bu arada milyonlarca avro kara para da bu yolla temizlenmiş. Alan memnun satan memnun. Tek kaybeden, kazançlarını ülkelerinden kaçıranların devletleri ve bu devletlerin sıradan vergi mükellefi vatandaşları.

AB Merkez bankasının Temmuz’da yayınladığı parasal genişleme özel raporunda parasal genişlemenin yarattığı sonuçlar, “Simülasyonlarımıza göre, yurtdışındaki niceliksel genişleme, küçük ekonomideki iç talebi artırmakta, ancak uluslararası rekabet gücünü zayıflatmakta ve en azından kısa vadede toplam üretimi düşürmektedir,” şeklinde özetleniyor.

Şimdi mahalleye dönecek olursak, pek az gerçek üretim yapılan ülkemizde, inşaatı üretim zannetme aymazlığına düşüp bütün enerjimizi ve havadan gelen paraları bu sektöre yatırmamızın sonu iyi değil. Çünkü bu akbaba yatırımcılar ülkeden ülkeye gitmeyi severler. Ve giderken de yanlarında bizi almazlar, haberiniz olsun.