Yeni Gelir Teorisi*

Günümüzde herhangi bir ekonomi kitabını alıp “zenginlik nasıl oluşur?” diye incelerseniz neredeyse hep aynı vurguyla karşılaşırsınız: Yatırımcı, üretim faktörleri olan toprak, işgücü ve sermayeyi bir araya getirir ve hammaddeyi daha değerli bir ürün haline getirip satarak gelir elde eder. Bu gelirin bir kısmı yatırımcı tarafından sermaye olarak tutulurken geri kalanı tekrar üretim için yatırım olarak kullanılır.

Elde edilen zenginliğin üretime katkı koyanlar tarafından nasıl paylaşılması gerektiği ise bu kitaplarda genel olarak şu şekilde anlatılır: Her üretim faktörü üretime sağladığı katkı oranında elde edilen zenginlikten payını alır (John Bates Clark). Veya ünlü neo-liberal ekonomist Milton Friedman’ın dediği gibi “bedava yemek diye birşey olamaz”.

John Bates Clark (1847-1938)

Bütün bunlara baktığınızda eğer zengin değilseniz bu sanki sizin hatanızmış gibi bir izlenime sahip olabilirsiniz. Üretime hiç katkı koymamışsınız ve hatta varlığınız ekonomiye yükmüş, aslında geri kalanların başarılarından haksız bir şekilde faydalanıyormuşsunuz gibi hissedebilirsiniz. Başarılı iş insanları, ekonomi kitaplarında yazanları harfi harfine yerine getirmişler, gece gündüz çalışmışlar, kazandıkları paranın sadece üç beş kuruşunu kendilerine ayırıp geri kalanın tümünü tekrar üretime aktararak zengin olmuşlar ve böylece ülkeyi kalkındırmışlar gibi bir hava yaratılıyor. Bunların kitaplarda verilen teoriler olduğunu ve (ekonominin nasıl bir ‘bilim’ olduğu epeyce tartışmalı iken) bu teorileri sorgulamaksızın kabullenmenin tek kelime ile saflık olduğunu söyleyebilirim. Kitapların pek yazmadığı, teorilerin ya da formüllerin hesaba eklemediği çok önemli bir unsur daha var ki gelirin kimde nasıl toplanacağını aslında bir tanrı gibi belirleyen o: uygulanmakta olan kurallar/yasalar

Örneğin, kiracılar yerine ev sahiplerini veya çalışanlar yerine işverenleri/işletmeleri koruyan yasalar sermayeden kimin ne kadar pay alacağına yön vererek gelir dağılımı adaletsizliği yaratabilir. Sendikalaşmayı yasaklayan veya kiracıların haklarını daraltan düzenlemeler şirket karlılıklarını artıracak, emlak fiyatlarını da yukarı çekecektir. Bu ise işletme/emlak sahiplerine artı değer olarak yansırken çalışanların/kiracıların ekonomik koşullarını zorlaştıracaktır. Öte yandan düzenlemeler tersine çevrilecek olursa açıktır ki sonuç da tamamen ters olacaktır. İki durum arasında aslında üretim süreci bakımından hiçbir fark yok; ama uygulanan yasaların/düzenlemelerin değişmesi gelirin dağılımını değiştiriyor.

“Rant geliri” diyebileceğimiz gelir türü ekonomi kitaplarında sevilen bir başlık değildir ve bu yüzden neredeyse hiç yer almaz. En azından, her şeyin üretim ile ilgili olduğunu, zenginliklerin üretim sayesinde yaratıldığını anlatan popüler ekonomi okulları ve kitapları bu konulara girmek istemezler. OECD’nin yayınladığı 2018 yılı raporunda İngiltere’nin ortalama zenginlikte Almanya ve Fransa’nınkinin neredeyse iki katı zenginliğe sahip olduğunu görebilirsiniz. Halbuki Alman işçiler üretimde İngiliz işçilerden %35, Fransızlar %29 daha iyi. Ama Almanya, Avrupa’daki en kiracı yanlısı yasalara sahip ve hatta birçok Alman şehrinde “kira kontrolleri” uygulanıyor. Örneğin, ortalama ev fiyatlarının ortalama gelire oranı şu anda Almanya’da 1995’tekine göre daha düşük iken İngiltere’de 3 kat artmış. Bunun başlıca nedeni olarak İngiliz bankalarının Almanya’daki gibi gerçek üretime kredi sağlamak yerine emlak sektörüne ağırlık vermesi gösteriliyor.

OECD ülkeleri hanebaşı ve kişi başı Ortalama zenginlik (2015)

İngiltere’de emlak fiyatları ortalama gelire göre aşırı derecede artmış durumda. Örneğin, Londra’da ortalama ev fiyatları yıllık ortalama gelirin 39 katı civarında seyrediyor. Son 50 yılın İngiliz hükümetlerinin emlağa dayalı bir ekonomik modeli teşvik etmesi bugünlere gelinmesine neden olmuş. Hükümetler halkı emlak işine girmeye ve buradan gelir elde etmeye itmişler; emlak vergilerini düşürerek veya tamamen kaldırarak teşvik sağlamışlar. Emlak neden bu kadar önemli hale getirilmiş İngiltere’de acaba? İngiliz kraliyet ailesi üyelerinin ülkede en çok emlake sahip zümreyi oluşturduklarını, binlerce dönüm araziden ve binlerce parça emlakten aldıkları kira gelirleri ile lüks yaşamlarını sürdürdüklerini söylemekle yetinelim. Bu insanların, fabrika veya üretimle herhangi bir işlerinin olmadığını da ekleyelim.

*Bu yazıda LAURIE MACFARLANE’in Evonomics.com sitesindeki “Why Wealth Is Determined More by Power Than Productivity” adlı yazısından esinlenilmiştir.