Durkheim ve Modernleşen Toplumumuz

Fransa’nın ilk sosyoloji profesörü ve modern toplum biliminin mimarı olan Émile Durkheim, çalışmalarında toplumların modernite konusundaki bütünlüklerini ve tutarlılıklarını, geleneksel, toplumsal ve dini bağların artık unutulduğu ve yeni sosyal kurumların ortaya çıktığı bir çağda nasıl devam edebileceği ile ilgileniyordu.  Durkheim’a göre toplumsal sistemin düzenini ve akışını bozacak bir şey olursa toplumun istikrarlı bir duruma gelmesi için kendine ayarlama yapması gerektiği yönündeydi. Mesela Durkheim suçu ve suçlu davranışını toplumsal sistemde normal ve gerekli bir olay olarak görüyordu ki toplum kendini adapte edebilsin. Durkheim aynı zamanda toplumdaki ortak bilincin toplumu oluşturan ortalama bireylerin inanç ve duygularının toplam sonucu olduğuna inanıyordu. Kısaca ortalama insanımız ne ise toplumun bilinç düzeyinin de o olduğu şeklinde özetleyebilirim.

Modern, organik toplumun temel özelliklerinden biri, birey kavramı için verilen önem, hatta kutsallıktır. Birey, kollektife değil, toplumu bir arada tutan toplumsal ve özel ritüellerin merkezi olan hak ve sorumlulukların odağı olur. Bana göre en ilginç bulgusu şu idi: Durkheim’a göre, moda alt sınıflar ve üst sınıflar arasında ayrım yapmaya hizmet eder, ancak alt sınıflar üst sınıflar gibi görünmek istediklerinden, sonunda üst sınıf modasını uyarlar, onu taklit ederler ve üst sınıfın bunun neticesinde başka yeni bir moda benimsemesini sağlar. Bu böylece akar gider.

Bu hafta bütün bunlardan bahsetmemin nedeni toplumda gittikçe güçlenen bireyselciliğin ve anglo-sakson hukuk sisteminin bu bireyselciliğin üzerine inşa edilmesini düşünmemdir. Toplumun güçlü olan sınıfına yasaların nasıl şekilleneceği konusunda fırsat veren bir sistem ile gidilebilecek yer elbette gittikçe arası açılan, ayrışan toplum içi sınıflar ve bireyleri olacaktır. Bizim toplulumuzda hep söylenen “en zenginin yemek yediği yerde orta sınıf memurumuz da yemek yiyebiliyor” inanışı bu gidişle yakında unutulacak. Durkheim nüfus artışının toplumu kompleks hale getirdiğini ve eski geleneksel toplumda görülen kendi kendine yetebilme, yakın çevre ile olan kişisel bağların güçlü ve geleneklerin olmasının zamanla yerini bireysel rekabete dayalı ve işgücünde özelleşme nedeni ile her bireyin ihtiyaçları için birbirine muhtaç hale gelmesine vurgu yapıyordu. Bu zorunlu muhtaçlık bana göre bugün yaşadığımız sınıflar arası kopukluğun bir nedeni olabilir.

Örneğin çok eski zamanlarda evinizi yapmak için neredeyse kimseye ihtiyaç duymazdınız. Etraftan bedava bulduğumuz doğal kaynaklar ile komşunuzun evinin içine yapmamak kaydıyla üç beş tanıdık yardımı ile bir ev inşa edip sahibi olabilirken günümüzde bunu yapmak için önce bir arsaya sahip olmanız, evin yapımı için bir müteahhit bulmanız, o müteahhitin işçi bulması ve malzemeleri yurt içinden bir başka işyerinden alması gerekiyor. Bununla da işiniz bitmez, bir sürü bürokratik işlem için devlet kapılarını da aşındırmanız gerekecektir. Başkalarının sattığı bir sürü hizmet ve mal alacaksınız ve bu aldıklarınız için devlete vergi ödeyeceksiniz. Bütün bunların parasını da belki hiç alakasız bir işte çalışırken (örneğin dondurmacı olarak) elde edeceğiniz para ile yapacaksınız. Bütün bu süreç sonunda kaç kişi ile konuşacak, kaç kişinin hizmetinden yararlanacaksınız. Görünen ve görünmeyen o kadar çok kişi sizin evinizin yapımında görevi olduğunu tahmin bile edemeyiz. Mesela evinize takacağınız klozetin Türkiye’deki yapımcısı belki gerekli malzemeyi hiç alakasız bir ülkeden, örneğin Malezya’dan sipariş etmiştir. Bütün oralarda çalışanların da sizin evinizin yapımında katkısı olmuş olacaktır.

Bu modern toplum olma modasında zenginleri yine arkadan takip ediyoruz gibi. Herkese iyi haftalar.