ABD Gibi Olmak

ABD’li muhalif yönetmen Michael Moore, hem yazıp hem yönettiği belgesel tarzı ‘Bir sonra nereyi işgal etmeli?” filmi (2015) ile ABD’nin dünyanın çeşitli yerlerini ‘Demokrasi ve barış getireceğim’ bahanesi ile işgale yeltenmesini, oysa bu ülkenin aslında oralardan ders alması gerektiğini anlatmaya çalışmış. Bu yazıyı okuyan kaç kişinin izleme şansı oldu bilmiyorum ama bu belgeselin gerçekten kaçırılmaması gerektiğini söyleyeyim. Moore burada dünyanın çeşitli ülkelerini ziyaret edip oraların sosyal sistemlerini incelerken aynı zamanda ABD’nin sosyal adalet sistemini karşılaştırmalarla sorgulayıp eleştiriler getirmekte.

Film, İtalya ile başlıyor: bu ülkede çalışanların sahip olduğu epeyce uzun ücretli izin, evlilik sonrası ödenekli balayı izni ve benzeri hakların ABD’deki çalışanlara verilmemiş olduğunu, hatta ödenekli izin kavramının ABD’de çalışanlar için sadece bir hayal olduğunu ortaya koyuyor. İkinci ülke olan Fransa’da ilköğretim yaşındaki çocukların okul yemeklerinin ne kadar özenle ve sağlıklı şekilde hazırlandığı saptanıyor. Burada, belediye ile iş birliği içerisinde, uzman aşçılar tarafından hazırlanmış sağlıklı yiyecekler özenle okul menülerine eklenip gerçek tabak ve metal çatal/bıçakla ve masalarda okul çalışanları tarafından sunulurken, ABD’deki öğünler hamburger, patates kızartması, pizza ve karman çorman şekilde tabldotlara konan gayet sağlıksız yiyeceklerden oluşuyor.

Sonra Finlandiya’nın eğitim alanında neden bir numara olduğunu anlamak için bu ülkenin okul sistemi inceleniyor. Finlandiya’da çocuklara neredeyse hiç okul ödevi verilmiyor, herhangi bir merkezi sınavla öğrenciler yarıştırılmıyor, çoktan seçmeli sınav türü hiç kullanılmıyor. En önemlisi, bu ülkede özel okulların yasak olması. Dolayısıyla en zenginlerin çocukları bile sıradan vatandaş çocukları ile aynı okullarda okuyor. Bu durumda, bu çocukların yarın büyüdüklerinde zengin olan eski okul arkadaşlarına daha iyi ve adil davranacak olma ihtimalleri artmış oluyor. Çocuklara ödev vermeyen Finlandiyalı eğitimciler, hayattan daha çok zevk almalarının, aileleri ve arkadaşları ile güzel vakit geçirmelerinin onların gelişimleri için daha önemli olduğunu düşünüyor.

Okulların özel olmamasının sonuçlarını incelemek için Slovenya’ya geçen Moore, oradaki üniversitelerin yerli veya yabancı herkese bedava olmasının ABD’yle nasıl bir tezat oluşturduğuna dikkat çekiyor. ABD’de üniversiteye giden birçok genç özel olan bu okulların harçları yüzünden hayatlarının büyük bir kısmını neredeyse borç batağında geçirmek zorunda kalmaktadır. Slovenya’da ise ‘üniversiteleri paralı yapmanın zamanı geldi’ diyen hükümet üniversite öğrencilerinin yoğun muhalif eylemleri sonucunda devrilmiştir! Moore İzlanda’ya da bakar, 2008 global finans krizinden en çok etkilenen ülkelerden biri olmasının sonuçlarını görmek ister. Bankaların halkın parasını sorumsuzca yatırımlarla batırması üzerine İzlanda hükümeti tarafından atanan özel bir savcının neredeyse bütün büyük bankacıların hapse atılmasını sağladığını, hatta hapishanenin ülkenin en ücra yerlerinden birinde olduğunu öğrenir. ABD’de ise aynı olay sonucunda çok az sayıda insan hapse girmiştir ve bunlar da basit kişilerdir. Moore bize devletin bankaların zararını üstlenip sonra da vergi olarak bütün halka yüklemesinin ahlaken ne kadar yanlış olduğunu anlatmaya çalışır.

İlerleyen kısımlarında Michael Moore’un bunlara benzer başka yolculuklarının da aktarıldığı bu belgesel bence çok aydınlatıcı olmuş. Filmde, özellikle küçük ABD olmak isteyen milletlerin ABD gerçeğinin farkında olmadığı; bu ülkede parasız sağlık ya da eğitim sistemi gibi sosyal hizmetlerin bulunmadığı, çalışanların en basit haklarının bile lüks sayıldığı, para babalarının gerek hükümet tarafından gerek adalet sistemi tarafından nasıl el üstünde tutulduğu çok güzel anlatılmış. Bir yerden tanıdık geldi bana bütün bunlar. Size de geldi mi?