Francis Fukuyama haklı gibi

Amerikan siyaset bilimci ve politik ekonomist Francis Fukuyama ismini belki bazılarımız duymuştur. En meşhur kitabı olan “Tarihin sonu” adlı eserinde bütün dünyaya yayılan liberal demokrasi ve batının “serbest piyasa” temelli kapitalizm düşüncesinin insanlığın sosyo-ekonomik evriminin son noktasına ulaşmış olabileceğini ve bunun son devlet modeli olduğunu iddia etmiştir. Bu iddiasını kimi gruplar alkışlarla karşılarken kimileri de çok yanlış bir çıkarım olduğu konusunda çok sert yorumlarda bulunmuştur. Fukuyama’nın daha az bilinen ama içerisinde güzel analizlerin olduğu bir başka eseri olan “Siyasi Düzenin Kökenleri”’nde bazı ülkelerin niye gelişmiş bazılarının ise niye geri kalmış olduğunu incelemiştir.

Kitapta Dünya bankasının iki araştırmacısı tarafından yapılan bir araştırmadan bahseder. “Danimarka’ya ulaşmak” başlığı taşıyan araştırmada “modern siyasi kurumların yaratılması” sorununu tanımlamaktadır. “ Danimarka” araştırmada iyi siyasi ve ekonomik kurumlara sahip, istikrarlı, demokratik, huzurlu, varlıklı, bütün vatandaşlarını eşitlikçi biçimde içine alan,siyasi yolsuzluğu olağanüstü düşük düzeyde olan hayali bir yer olarak tanımlanır. Bu seviyeye gelemeyen ülkeler için “Aşırı yoksul ve kargaşa içindeki ülkeler, uzun bir evrim sürecinden geçerek gelen bu ideal kurumları kısa sürede kendi toplumlarına oturtamazlar. Dahası, kurumlar bulundukları yerin kültürel değerlerini yansıtırlar” şeklinde bir yorumda bulunan araştırma gerçekten vurucu konulara değinmiş gibi.

Daha önce yazdığım bir yazımda da bahsettiğim genlere bağlı adam kayırmacılık konusunu Fukuyama da incelemiş. İşte bu bir kültür konusu. Kitapta şöyle anlatıyor “Evrimin hiçbir döneminde insanlar tek başına, izole bireyler halinde yaşamamıştır. Hep toplu olarak, işbirliği içinde nesillerini sürdürmüşlerdir. İşbirlikçi davranışın iki doğal kaynağı vardır: akrabaları( kan bağı olan yakınları) kayırma ve karşılıklı fayda ilişkisi. Biyolojik evrimde esas olan şey herhangi bir organizmanın yaşaması değil, o organizmanın genlerinin yaşamasıdır.

Bu yüzden, eşeysel üreyen herhangi bir türün bireyleri, akrabalarıyla paylaştıkları gen sayısı oranında birbirlerine iyi davranırlar. Böylece ebeveyn ile çocukları ve kardeş ile kardeş %50 ortak gene sahip olduklarından, %25 ortak gene sahip oldukları kuzenlerinden çok daha iyi davranırlar birbirlerine. Akraba olmayanların birbiri ile uyum içinde yaşaması ise karşılıklı faydaya dayanıyor kitaba göre. Kısaca “sen benim sırtımı kaşı, ben de senin”. İşte bu zamanla iş paylaşımı/bölüşümüne kadar özelleşmeye gider. Devletin ortaya çıkışı ise iş bakımından özelleşme ve insanların korunma ihtiyacının doğmasıdır. Kabileden devlete geçişte kişi özgürlük ve eşitlikten çok büyük kayıp verir. Bu tavizin verilmesinde en önemli sebep savunma ihtiyacıdır.

Kitap ilerlerken modern zamanlara geldiğimizde en tanıdık siyasi kavramlar olan sağ/sol görüş hikayesine de değinmeden geçmesi uygun olmazdı. J.J. Rousseau adaletsizliğin, toprağın bir bölümünü çitle çevirip kendisinin olduğunu ilan eden ilk insanla başladığını ileri sürmektedir.

Eğer özel mülk de artık savunulması istenen bir olgu haline geldiyse devletin savunması gereken konular çoğalmış demek değil mi? Zayıf devlet ne sizi koruyabilir ne de kendisini. Mülkünün korunmasını, adaleti isteyen kişiler akraba/adam kayırmayı dışlayıp demokrasinin kurumlarının güçlenmesi için çalışmalı. Bu kurumların da birbirlerini güçlü bir şekilde denetlemesi gerekir ki herhangi bir kurum aşırı güçlü/otoriter hale gelmesin. Söz geçirilemeyen bir devlet kurumu olduğunu hayal edebilir misiniz? Ne yazık bu tip şeyler gerçek ve sebebi zayıf devlet yapısı. Devlet halka hizmet için var ve halkın bütününe hizmet edebilmesi için güçlü olması lazım. Bireylerin çıkarı için devleti zayıflatmak önünde sonunda tüm halka yansıyan sonuçları olacaktır. Aynı bugün yaşadıklarımız gibi. İyi haftalar.