*1980’ler ve Japonya

1980’li yıllar gelişmiş ülkelerde finans alanında büyük değişikliklere şahit oldu. Bu dönemde bankacılık ve senet piyasaları üzerindeki yasal zorunluluklar gevşetildi, sermayenin ülkeler arasında dolaşımına ilişkin kısıtlamalar kaldırıldı. Paranın bir ülkeden diğerine hareketi bir saniyeden bile kısa sürede mümkün hale geldi. Ülkeler arası finansal işlemler, değer olarak mal ve hizmet ticaretinin çok önüne, neredeyse 20 katına ulaştı. Bu arada kıyıötesi (offshore) finans merkezleri en gözde yerler haline gelmeye başladı: kendi ülkelerinde vergi vermek istemeyen veya kara para sahibi olan kişiler artık bir klavye tuşuna dokunarak paralarını bu vergi cennetlerine yollayabilir oldu. Kısaca, 1980’ler, “globalleşme” çılgınlığının başladığı dönemdir diyebiliriz.

Devleşen Japonya

Bu yıllarda ülkeler arası para transferinin serbest kalması aynı zamanda ucuz sayılabilecek, yatırım yapılırsa karlı çıkılabilecek ülkelere de para akışının yolunu açar. Dönemin en tercih edilen ve başarılı ülkelerinden biri Japonya olur. İkinci Dünya Harbi’nden iki atom bombası yemiş, yerle bir olmuş halde çıkan bu ülke, 1980’de 2 milyar dolar net uzun dönemli yatırım alırken 1981’de 10 milyar dolar net dış yatırım yapar. Japonya’nın net dış yatırımı, 1985’de 65 milyar, 1986’da 132 milyar, 1987’de 137 milyar dolara çıkar. 1970’lerde sermaye ihracatının %85’i ABD, Japonya, Almanya, Fransa, İtalya, İngiltere gibi ülkelerden gelmektedir. 1987 yılında bu ülkelerin sermaye ihracatındaki toplam payının %86.6’sı tek başına Japonya’dan olur.

Emlak çılgınlığı başlıyor

Burada Japon mucizesinden çok Japonya’nın bu parayla ne yaptığı önemli. Japon şirketleri kazandıkları parayı ülkeye getirmek yerine Londra, New York gibi yerlerde Japon bankalarının kurduğu şubelerde tutmayı tercih ederler. Para buradan harika bir yöntemle Japon vatandaşlarına kredi olarak dağıtılır. Bu arada 1985-1989 döneminde Japon borsası %240 değer kazanır, arazi fiyatları ise %245 artar. Arazi fiyatları o kadar çılgın rakamlara ulaşır ki Japon imparatorluk sarayının bahçesinin değeri ABD’nin Kaliforniya eyaletinin toplam arazi değerine ulaşır. Tokyo’nun bir mahallesinin arsa değeri bütün Kanada topraklarının değerini geçer. Bunu araştıran ekonomistler mantıklı bir açıklama bulamazlar. Kimisi bu durumu bir ada olan Japonya’nın sınırlı miktarda toprağa sahip olmasına, kimisi ise topraklarının verimli olmasına bağlar (ki böyle olsaydı kira ile arazi fiyatı arasındaki oran arsa lehine bu kadar çok olmazdı).

Gerçek neden ise başkadır; para bulabilen herkesin, gelecekte büyük değer artışı beklentisiyle arazi satın almak için yarışa girmiş olmasıdır. Bu yıllarda şirketler bankalardan deli gibi ucuz kredi çekerken, sıradan vatandaşlar da neredeyse sıfır faize buldukları kredi ile bu kervana katılırlar. Sanayiciler bile üretim yerine emlak piyasasında şansını denemeye girişir.

Arazi fiyatlarının nereye kadar çıkacağını hesaplamaya zaman ayırmak isteyen çıkmaz. Bunun zaman dolayısıyla para kaybı olduğu düşünülür. Emlak şirketleri en büyük, en yüksek binaları yapmak için yarışa girer. Bankalar küçük emlak şirketlerini bile es geçmez, “bakın siz zahmet etmeyin biz size arsayı, projeyi ve kredisini hazırladık alın başlayın” diyerek kapılarından zorla girmeye çalışırlar. Ancak bu kadar bol paraya rağmen enflasyon nedense coşmaz. Çünkü para arazi ve lüks tüketim dışında bir şeye harcanmamaktadır. Herkes hala aynı miktarda yemekte, içmekte ve tüketmektedir.


Bir zamanlar Japonya finans dışı özele kredide açık ara şampiyondu

Bankaların yıllık kredi büyümesi %15’lerde seyrettiği sürece para bulmak sorun olmaz, sadece kısa zamanda vurgun için arazi bulmak gereklidir. Araziyi ipotek ver parayı kap. Devlet bu spekülasyonu durdurmak, en azından kontrol altına almak için arazi değerinin %70’ine kadar kredi şartı getirir. Bankalar ise, emlak eksperlerinin arazi değerlerinin yüzyıl boyunca hiç durmadan artacağı yönündeki hesaplarına göre fiyat biçip %100’den fazlasına kredi vermeye devam eder. Hikâyenin sonu ne olur? O da inşallah başka bir yazıda. Herkese iyi haftalar.

*Bu yazı Richard Werner’in harika kitabı “Princes of yen”‘den derlenmiştir.